
Herşey zihinde olup bitiyor. “ Ben mantığımın sesini dinlerim” ya da “Ben kalbimin sesini dinlerim.” sözleri dökülüvermiştir zaman zaman dilimden. Peki mantığın ve kalbin sesi nereden geliyor? Zihinden gelmiyor mu aslında? Özden gelmiyor mu?
Beynin algılama, anlama ve yorumlama şekilleri var. Algıladığımız herneyse, onu zihnimizin içindeki hangi sanal çekmeceye koyuyorsak ve bu sanal çekmece sinir uçlarına hangi mesajı gönderiyorsa duygulanım da bu bağlamda şekilleniveriyor.
Ben seni zihnimin hangi çekmecesine onca deneyimi üzerine ekleyerek yerleştirdim bir anlayabilsem. Bu yakınlık ve uzaklık hissi nasıl oluşuyor içimde? Bazen çok seviyorum, bazen kızıyorum, bazen özlüyorum. Karmakarışık bir sürü şey oluyor iç içe. Elma yerken olan birşey değil bu mesela.
“Zorlukların içindeki dersi anlamaya çalışırsan, tanrının senin için hazırladığı bir hediye ile karşılaşırsın sonunda.” Yaşam öylesine bir yolculukki akışta olmak, öylece akmak gerekiyor. Değişim kabulle başlıyor, kabulden geçiyor ve yine kabulle son buluyor. Mücadele ettiğimiz, savaştığımız her ne varsa giderek büyüyor.
Bir anda engeller ve blokajlarla çepeçevre sarılıyor dört bir yanımız ve sarsılıveriyoruz. Sanki eksikmişçesine tamamlanmaya çalışıyor, dışarıdan topladığımız herşeyi içimize doldurmaya başlıyoruz. Sıradan ve anlamsız bir duygu hali alıp götürüyor bizi. Aslında önemli bir mesaj var tüm yaşananlarda. Kendini anlamak , bilmek ve kendin olmak. Aslolan tek ilişki kendimizle olansa eğer, kendini her halinle sevgiyle kabul etmek ve sevgiyle hayatın içinde akmak gerekiyor.
Kendini tanımlamak için dışarıdan tanımlara ihtiyacımız yok. Özümüz zaten biliyor bilmemiz gerekeni. Dışarıda şaşkınlıkla, hayranlıkla ya da kızgınlıkla izlediğimiz herşey içimizin aynaya yansımaları. O zaman, doyumlu bir yaşamın sırrı çok açık. Kendi içine dönmek, yüzleşmek ve sevgiyle kabul göstermek ve yola devam etmek.
Şimdi daha iyi anlıyorum senin ben, benim de sen olduğumu. Herkesin ben, benim de herkes olduğumu. Beni bana gösterdiğini şimdi çok daha iyi anlıyorum ve varlığına şükrediyorum. Yola devam ederken bana eşlik ettiğin ve her şekilde varolduğun için sonsuz teşekkürler.
Bana ne kadar yakınsın? Cevabı öyle içinde saklı bir soruki...
Ben bana ne kadar yakınsam sen de bana o kadar yakınsın, çünkü sen bensin. Aynadaki yüzümün karşılığısın sen.
“ -Sen varsan herşey var, sen yoksan hiçbirşey yok. Herşey senle başlar, senle biter.” demişti bir dostum. Peki öyleyse nasıl sen benden daha büyük olabilirsin ve beni dönüştürüp şifalandırabilirsin. Dönüşüp, şifalanıyorum ve bir daha hiç eskisi gibi ve aynı olmuyorum. Bunu içim biliyor. Kendi içinde sen de biliyorsun . Acı çektiğimi ve tükendiğimi düşündüğüm her an aslında yenileniyor ve şifalanıyorum. Bunu şimdi şimdi anlıyorum.
Seni yaşamdan ve hayatındaki herkesten çaldığımı düşündüğümde aslında farkına vardığım tek şey kimsenin kimseye ait olamayacağıydı. Aidiyet diye birşey yok. Bunu biz yaratıyoruz. Sadece deneyimlemek var. Seni, yani beni deneyimlemek.
Seninle devam eden yolculuğun bana öğrettiği en sancılı şey “bırakmak” üzerineydi. Saklamaya çalışarak tuttuğum , depoladığım herşeyin aslında beni bıraktığını; benden de kopararak koptuğunu deneyimlemek sarsıcı ve bir o kadar da öğretici bir süreç. Karşılaştığım manzara bana dair tüm bağımlılıklarımın , korkularımın ve alışkanlıklarımın büyük, kabartmalı bir resmi adeta.
Bana ne kadar yakınsın? Cevabı öyle içinde saklı bir soruki...
Madem herşeyi ben yaratıyorum, olasılıklar denizinden sonsuz seçimler yapıyorum, o zaman inançlarıma ne denli hizmet ediyor bu deneyimler? Nasıl bir yaşam misyonunun parçası olabilir bu aşk ya da her neyse? Sadece farkına varıyorum. Farkına vardıkça bir hafifleme duygusuyla ileriye doğru yüzmeye başlıyorum.Tam olarak hissettiğim bu. İleriye doğru yüzme duygusu. Bırakmayı sevmediğimi de çok iyi biliyorum aslında. Dersimi alamadan bırakırsam, daha sert bir deneyim geliyor beni bırakmaya zorlayan. Öyle ya da böyle bırakıyorum. Peki neden bunca şeyin kilidi sende? Kalıp kalıp, öbek öbek tortunun içimde biriktiği garip bir deneyim. Dışarı atılması gereken bir safra aslında, ama ben bırakmak istemiyorum. Öyle ya da böyle sonunda bırakıyorum. Sonra kozamdan kelebek olup tekrar çıkıyorum. Rengarenk ve hevesli bir kelebek olduğumu görmek öyle güzelki. Öyle şirinim öyle şirinimki ben beni sevmeyi öğreniyorum sanırım. Evet evet , yaşam yolculuğum beni kendimi sevmeye itiyor. Titreye titreye, hıçkıra hıçkıra kendimi seviyorum. Bunun için bırakmam gerektiğini nereden bilebilirdim ki. Her bırakış özgürlüğün içinden geçmek demekmiş. Zor olan korkuların içinden geçmek...
Korku, yaratılan illüzyonların en tehlikelisi. Ayağına taş bağlanan ve suya atılan bir kurban yaratır korkular. Korktukça büyüyen ve çoğalan, ardından içine çeken ve boğan birşey korku. Peki ya bu duyguyu içime salan sen? Ya sen korkmuyor musun? Aslında ben seni içinden geçebilmek için, tüm korkularımın içinden geçebilmek için yarattım. Kaybetmekten korktum, değersizlikten korktum, sevilmemekten korktum, yalnızlıktan korktum. Ne de çok korkmuşum. Oysa sen varlığınla “Hadi bakalım geç içinden tüm korkularının, bunu yapabilirsin” dedin. Bense saklandım önce, geçemedim bir türlü içinden. Geçmemek için sana daha çok tutundum. Çünkü içinden geçmek, korkunun içine düşmek ve sonsuz acı demekti sanki. İllüzyonlarımın can bulmasıydı sanki. Korktum işte. Sonra sen yine varlığınla öyle büyüttünki korkularımı, yüzleşmek ve ayağımdaki taşları çözmekten başka çarem kalmadı.
Tüm çareler, tüm şifalar yine kabulle başlıyor. Kabulle yayılıyor hücrelerine insanın. Zor oldu, fakat avaz avaz bağırdım önce korktuğumu. “Korkuyoruuuuuuuuum !” Kan gövdeyi götürmeden yapmalıydım bunu kendime... Avazım çıktığı kadar bağırmaya devam ettim taki sesim soluğum kesilene dek. “ Korkuyorum!” Artık kendime yüzleşmek ve içimi didik didik etmek için izin vermeliydim ve verdim. Kendi kendime son duamı ettikten sonra herbir korkumun içine doğru soluksuz bir dalışa geçtim. Tam bitti derken daha çok korktuğumu farkettiğim de oldu. Fakat yol aldıkça ayağımdaki taşlar iplerinden ayrılmaya ve kendiliğinden düşmeye başladı, iyileşen yaranın sıyrılan kabuğu gibi.Şimdi bir düzlükteyim. Ben yine benim ama aynı ben değilim. Meğer sen ne çok benmişsin bende...
Bana ne kadar yakınsın? Cevabı öyle içinde saklı bir soruki...
Şimdi sonsuz seçimlerimi daha iyi görebiliyorum. Bir düzlükteyim. Ne yerde ne gökte gibi. Sadece bir olma hali. Ben varoluşumun yalın halini seçiyorum. Yaşam bir akış. Bir olma hali. Sen sadece bu oluş halimin içinde, aynada bir yansımamsın. Göster bakalım bana daha ne göreceksem, neyin içinden geçeceksem. Biliyorum ki sonrası yine bir olma hali. Olabildiğinin en iyisi olabilme hali.
Çıkış noktamı sen kabul ederek kendime varmak istemek neden? Bir bilsem. İçim biliyor.
Halka halka sevginin içinden geçerek koşulsuzca vardığım yer ben, ben ise sensin.
Bana ne kadar yakınsın? Cevabı öyle içinde saklı bir soruki...
BİLGE YURT - 2009
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder