20 Kasım 2009 Cuma

BİR MUCİZEYİM BEN


Mucizelere inanır mısınız? Ben inanıyorum. Mucizelere inanmak için hergün sıradışı birşeylerin gerçekleşmesi gerekmiyor. Bir çiçeğin açması, bir bebeğin dünyaya gelmesi bile bir mucize. Yaşamın kendisi başlı başına bir mucize. Bu mucizenin bir parçasıyım ben. Yaşama karşı inancımı kuvvetlendiren de bu.

Mucizelerin gerçekleşmesi için bambaşka deneyimler yaşamaya gerek yok. Her an yeni bir yaratım, her an yeni bir an. Farkında oldukça mucizeler çoğalarak akıyor yaşamımıza. Biz de mucizelerin içinde akıp gidiyoruz. Anda olmak, şimdi ve burada olmak yeterli.

Hayatımızda mucizeler gerçekleşmiyorsa, mucizeye yüklediğimiz anlamlara bakmak gerek. Gerçekleşmesi güç, zor ve imkansız deneyimler olarak nitelediğimizde, mucize hayatımızın kolay kolay bir parçası olmaz. Adı üstünde imkansızdır. Fakat mucizeyi yaratıcılığın ve varetmenin bir şekli olarak gördüğümüzde iş değişir. Mucizeler hayatımızın bir parçası haline gelir bir anda.
Hepimiz mucizenin farklı tezahürleriyiz.Yaşam başlı başına bir mucizedir. Aldığımız ilk nefesle başlar ve sonsuzluğa doğru akar. Bu akışın içinde olmaktadır mucizevi anlam. Söylenecek, yaşanacak nice mucizeler var. Yeterki kendimize izin verelim.

25 Ekim 2009 Pazar

GESTALT TERAPİ YAKLAŞIMIYLA “TAMAMLANMAMIŞ İŞLER”E BAKIŞ

Günlük yaşamlarımızın koşturmacası içinde biz de akar gideriz. Öyle bir an gelirki içsel bir yorgunluk, durma isteği ve kafa karışıklığı bizi kendimizle başbaşa kalmaya zorlar.
Kendimizle başbaşa kalmak... En çok ihtiyaç duyduğumuz, fakat en çok yadsıdığımız şeydir nedense. An gelir, öylece durur, uzaklara dalar, otururuz bir köşeye. Geçmişten geleceğe sorular, kaygılar, nedenler ve nasıllar üşüşür zihnimize.
Kendimizle başbaşa kaldığımız zamanlarda en çok takılı kaldığımız karşılanmamış ihtiyaçlarımız ve ya tamamlanmamış işlerimizdir. Gestalt terapi yaklaşımına göre kişi yarım bıraktığı işlere spontan bir biçimde geri dönerek tamamlama eğiliminde olur. Diğer taraftan bunları tamamlayana kadar unutamaz ve tamamlayabilmek için çeşitli yollar arar.
Tamamlanmayan işler, kişinin ihtiyaçlarını tatminkar bir şekilde karşılayamamakla ilişkilidir. Kişi, ihtiyaçlarını ne kadar kolay,kısa sürede ve tatminkar bir biçimde karşılayabilirse o kadar rahat, huzurlu ve mutlu olur. Ancak kuşkusuz kişinin tüm ihtiyaçlarını kolayca, kısa sürede ve tam olarak tatmin etmesi her zaman mümkün olmaz. Böyle durumlarda karşılanmamış pek çok ihtiyacımız, tamamlanmamış pek çok işimiz kalır. İnsanlar genellikle daha önemli ya da zevkli buldukları işleri bir an önce tamamlamaya çalışırken, diğerlerini ertelerler. Örneğin sevgilinizle buluşabilmek için yapılması gereken bir ödevi yapmayı ya da gidilmesi gereken bir yere gitmeyi kolaylıkla erteleyebilirsiniz. Bazı kişiler ise bunun tersini yaparak, önceliği zorunlu gördükleri işleri tamamlamaya ya da diğer kişilerin ihtiyaçlarını karşılamaya verirler, ama bu sefer de kendi bireysel ihtiyaçlarını karşılayamazlar. Sonuçta tamamlanmamış iş, yani karşılanmamış ihtiyaç ister ödenmemiş bir fatura, ister edilmemiş bir telefon, ister alınmamış bir kazak ya da yapılmamış bir ödev olsun, söz konusu ihtiyacın önemine ve aciliyetine bağlı olarak kişinin zihnini meşgul eder ve onu rahatsız eder. Tamamlanmamış işlerin sayısı arttıkça kişi kendini sadece gergin değil yetersiz, yorgun, tükenmiş, hissetmeye de başlar.
Günlük işlerin tamamlanamaması ne kadar yorucu olsa ve enerjimizi tüketse de, asıl sorun yaratan tamamlanmamış işler, bizim için önemli olan kişilerle yaşadığımız çatışmalarla ilgilidir. Bizim için önemli kişilerle yaşadığımız çatışmalar acı, üzüntü, keder, kırgınlık, öfke, kin, nefret, suçluluk ve utanç hissetmemize yol açabilirler. Böyle durumlarda karşılanması gereken ihtiyaç bu duyguların ifade edilmesi, paylaşılması ve sonra da çatışmanın çözülmesidir. Bu kişiler özellikle yakınlarıyla yaşadıkları çatışmaların sonunda küserler ve hatta bu küskünlüğü günlerce ya da haftalarca sürdürürler. Böylece küserek hem kendilerinin, hem de diğer kişinin duygu ve düşüncelerini ifade etmelerini engellerler ve aralarında tamamlanmamış birşeylerin kalmasına yol açarlar. Küsmek, bir ilişkiyi bitirmekten çok daha farklı bir anlama sahiptir. Biten bir ilişkide artık tarafların birbirlerinden bir beklentileri kalmaz. Oysa küsmek, kişinin diğerinden bazı beklentileri olduğuna ve bu beklentilerin karşılanmak üzere bekletildiğine işaret eder. Dolayısıyla küsmek, tamamlanmamış işlere verilebilecek en iyi örneklerden biridir. Küsen kişi bu tamamlanmamış duygularını ifade edemediğinden enerjisini dışarıya veremez ve dışarı verilemeyen enerji de birikerek öfke patlamalarına ve ya psikolojik kökenli fiziksel sorunlara yol açar. Bu nedenle çatışma durumlarında küsmek yerine duyguların uygun bir biçimde ifade edilmesi tercih edilmelidir. Bazı kişiler de çatışmayı çözmeden “hiçbirşey olmamış gibi” davranırlar. Kendilerine bir şans daha vermeye ya da “yeni bir sayfa açmaya” karar verirler. Ancak önceki duygu ve düşünceler uygun bir şekilde paylaşılmadan, affedilmesi gerekenler affedilmeden, kabul edilmesi gerekenler kabul edilmeden böyle bir karara varmak, ilişki ile ilgili bir sürü tamamlanmamış işin kalması demektir. Tamamlanmamış işlerin kalması ise ilk fırsatta eski çatışmaların yeniden ortaya çıkmasına neden olur. Bazı durumlarda ise geçmişte yaşanan bir olay, örneğin kişinin tacize, tecavüze, şiddete , teröre ya da savaşa maruz kalması ve ya tanık olması; deprem, sel, yangın gibi afetler yaşaması ve ya geçirilen bir kaza, hastalık ya da ameliyat da tamamlanmamış işlerin kalmasına neden olabilir. Yine özellikle kişinin suçluluk ve utanç duymasına yol açmış olan yaşantılar da tamamlanmamış olarak kalabilir.
Burada sözü edilen tamamlanmamış işler, hatırlanabilen ve dolayısıyla çok uzak olmayan geçmişle ilgili anılarla ilgilidir. Bu nedenle de kişi duygularıyla yüzleşmeye hazır olduğunda tamamlanabilecek durumdadırlar.
Gestalt yaklaşımında, tamamlanmamış işlerin tamamlanabilmesi için uygulanabilecek yöntemlerden biri, tek ve çift boş sandalye çalışmalarıdır. Boş sandalye çalışmaları sırasında danışanın günlük yaşamında, yakın geçmişinde ve ya çocukluğunda olumsuz duygular yaşamasına yol açmış kişi ya da kişilerle monolog ve/veya diyaloglar oluşturması, onlara duygu ve düşüncelerini ifade etmesi sağlanır. Bunun için önce danışandan olumsuz duygular yaşamasına yol açmış bir kişiyi belirlemesi ve onun karşısındaki boş sandalyede oturduğunu hayal etmesi, sonra da ona onunla ilgili kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmesi istenir. Bazı durumlarda ise çift sandalye uygulaması daha yararlıdır. Böyle durumlarda danışan boş sandalyedeki kişiye kendi duygu ve düşüncelerini ifade ettikten sonra, o boş sandalyeye kendisi geçerek o kişinin yerini alır ve biraz önce kendisi olarak söylediklerine o kişi olarak cevap verir. Tek ve çift sandalye uygulamaları danışana hem kendini çok daha iyi ifade etme, hem de tüm duygularını yaşayarak boşaltma imkanı verir.
Çok yoğun olumsuz duygulara yol açmış hiçbir yaşantı tamamen tamamlanamaz, yani hiç yaşanmamış gibi olamaz. Ancak terapide yapılan çalışmalarla artık kişinin canını acıtmayacak bir hale getirilebilir ve bunların onun bugününü olumsuz bir biçimde etkilemesi engellenebilir. Bunun için kişinin önce geçmişte olanları olduğu gibi kabul etmesi, sonra affetmesi ve daha sonra da bu yaşadıkları ile bütünleşmesi gerekir. Bütünleşme sağlandığında kişi “şimdi”ye ve yeni ihtiyaçlarına odaklanabilmeye ve geçmişte kullandığından daha farklı yollarla ihtiyaçlarını karşılayabilmeye başlar.
Tamamlanmamış işlerini tamamlamış olan kişi, geçmişiyle, kendisiyle ve diğer insanlarla daha iyi temas kurabilmeyi, yaşama daha enerjik ve aktif olarak katılabilmeyi ve en önemlisi kendi ihtiyaçlarının farkına vararak bunları uygun şekillerde ifade etmeyi ve karşılamayı öğrenmiş olur.
Bu yaşam yolculuğumuzda bütünleşmek ve büyümek dileğiyle,
Bilge YURT
Yararlanılan Kaynak : Bütünleşmek Ve Büyümek / Doç. Dr. Ceylan DAŞ

25 Eylül 2009 Cuma

TUTMAK VE BIRAKMAK



Aynaları çok seviyorum. Olanı olduğu gibi yansıtır aynalar, bakmaya cesaretimiz varsa.
Bizler, etten kemikten öte varlıklarız. Bedenlenmiş ruhlarız biz. Bir dirhem nefesle tanımladığımız şu içimizdeki can, dışımızdaki dünyadan da öte.
İnsanın bir içi, ruhu, canı var, bir de dışı, fizik bedeni. Dışımızı aynada görmek mümkün. Peki ya içimiz? O, ne alemde?
İçimizi yansıtan aynalar da var elbet. Çevremizdeki herkes bize bizi yansıtıyor. Kendimizi keşfetmek üzere bu yolculukta bize eşlik ediyorlar. Hoşumuza gitse de gitmese de deneyimlediğimiz herşey bizden bize yansıyanlar.
Son dönemlerde en ağır deneyimim tutmak ve bırakmak üzerine oldu. Zorlandığım, gerildiğim ve içten içe can çekiştiğim çetin deneyimlerdi bunlar ve yansımalar gösteriyorki bu dersi geçmem biraz daha zaman alacak.
Yakın bir dostum bana “ Sen kendini nasıl tanımlarsın?” diye sordu durup dururken. Soruyu anlamlandıramamakla beraber bir an durdum, düşündüm ve uzun bir cümleyle tanımladım kendimi. Daha doğrusu tanımladığımı zannettim.Tanımımın içinde kimin kızı olduğumdan nerde çalıştığıma, neler yaptığıma kadar varan uzun bir liste vardı. Ardından “ Tüm bu tanımların ötesinde, nesin sen?” dedi. Bir süre söyleyecek birşey bulamadım. Kendimi tanımlayacak tüm malzemeleri kullanmıştım sanki ve aklıma birşey gelmedi. Havada birkaç kelime uçuşsa da saçmalamaktan korktum. Ben düşünmeye devam ederken arkadaşım sorusunu yineledi. Bir an gözlerimi kapadım, zihnimi susturdum ve kendimi hissetmeye çalıştım derin bir soluk alarak. Sonunda içimi doyuran birkaç kelime süzüldü dudaklarımdan. “ Ben sıcacık bir ışığım. Ben sevgiyim”. Ben bile şaşırmıştım dudaklarımdan bir çırpıda dökülenlere. Kendimi bugüne değin hiç böyle tanımladığımı hatırlamıyordum. Hatırlamıyordum diyorum, çünkü içimin bildiği ama benim unuttuğum bana dair anlamlardı bunlar...
Aramızda geçen bu konuşma beni, kendimi bilmek ve anlamak üzerine derinden tetikledi. Mademki ben ışıktım, sevgiydim, bana tutunan ve benim tutunduğum onca ben olmayan şeyi neden var etmiştim?

Özü olan ve deneyimler silsilesiyle hayatın içinde süzülen Bilge’yim ben. Belki de ne ve kim olduğumu idrak etmek için bunca deneyim.
Kendimi ifade ettiğim onca deneyimin içine daldığımda tutunduğum, tuttuğum çok şey olduğunu farkettim. Faydalı faydasız bir çok inanca tutundum farkına varmadan. İnançlarımı değiştirmekten korktum. Değişen inançlarım beni bana yabancılaştırırsa ne yaparım endişesiyle inançlarımın içine saklandım. Sonra öyle bir zaman geldiki tutunduğum ama beni aşağıya çeken inançlarım beni içine kilitledi ve özgürlüğümün canını kemirdi. İşte tam bu noktada zihnimin parmaklarını açarak o inançlardan özgürleştim ve yaşam ışığım aydınlandı. Bırakmanın hafifliğiyle kucaklaştım.

Sevdiğim, bırakmak istemediğim eşyalarım vardı mesela. Yaşam alanımı daraltmaya başlayan fakat vazgeçemediğim sıkı sıkı tuttuğum gereksiz eşyalar.Onlara karşı duyduğum sahiplik duygusu öyle kuvvetliydiki onları bırakarak sahiplik rolüne veda etmek istemiyordum. Taki kendi gönlümü razı ederek onları bırakana dek. Onları bırakmamın ardından yaşam alanımda oluşan ferahlık içime işledi. O gün bugündür sonsuza dek sahiplenmiyorum hiçbirşeyimi. Onlar beni bırakıyor, ben de onları bırakıyorum vakti geldiğinde.

Sıkı sıkı tuttuğum bırakmak istemediğim diğer varlıklarım arkadaşlarımdı. Mevcudiyetleri beni öylesine yaşama bağlardıki hep etrafımda olsunlar isterdim. En çok sevdiğim arkadaşlarımdan birkaçı çok uzak ülkelere yerleşti. Her görmek istediğimde artık göremiyorum onları. Haberleşebiliyorum ama yanlarında olamıyorum her istediğimde. Canımı acıtan bir bırakıştı onların kaderine saygı duyarak onları içimden salıvermek.

En büyük aşkımı da salıverdim. İçimden süzülüp gitmesine izin verdim. Benimle bütünleşen herbir parçasını her bir parçamdan kopararak bıraktım. Önce ben beni de bırakıyorum zannettim. Ardından gerçek bene eriştim hafifledikçe. Bıraktıkça, öylece salıverdikçe en büyük aşkımın daha da büyüdüğünü ve bende benden içeri olduğunu anladım. Kum tanelerini avuçladığımızda en çok avuçlarımız açıkken kum tanelerini tutabiliriz. Avuçlarımızı sıkarsak kayar gider taneler parmak aralarımızdan. Ben de öylece açtım özümün parmaklarını, öylece içime çekiyorum hayatı.

Bıraktıkça gelinen yer hep daha ışıklı, hep daha anlamlı. Bağımlılığın sonlandığı bir yer orası. Benlik bilincinden soyunup birlik bilincine ulaştığımız bir kapı.
Her bırakış öncesi sancılı, korkulu ve endişe verici. Oysa sonrası, özgürlük, aydınlanmak ve güçlenmek demek.

İçimden sevgimi sevgiyle bırakıyorum. Özümden özlere aksın ve evrene karışsın. Böylece özgür, ışıklı ve güçlüyüm.

Sevgimle...
Bilge YURT 2009

YILDIZLARDAKİ BABAMA SEVGİLERİMLE


Seni çok özlüyorum. Bu özlem hiç bitmiyor. Soğuk alnına son kez kondurduğum o acı öpücüğün ardından ortalığı yıkan çığlıklarımın içinde kaybolup gideceğini nereden bilebilirdim?


Yaşamın türlü türlü halleri var. Canımdan can koparırcasına beni içine alan o yakıcı duygu beklemeden ve bekletmeden tanıştı benimle. Taş kesildim. Kan oturdu gözlerime. Soluk alamadım. Seninle vedalaşmak zorunda olduğum o an “ İncitmeyin babamı ! Lütfen ona iyi davranın” diye haykırırken kime hesap sorabilirdim, kimi sorumlu tutabilirdim zamansız gidişinden? Zamansızdı işte.


Hangi kız çocuğu bırakmak ister babasının güven veren o büyük ellerini. Bir zamanlar kolayca uyuyabilmem için bana anlattığın “Kuzucuk” adlı masaldan henüz bıkmamışken çocukluğumu masalın içine saklayıp yanına gömdüm baba. Sen huzurla uyu diye.


Senden çok şey öğrendim. Seninle hep gurur duydum. Senin kızın olduğum için de kendimle. Sık sık resimlerine bakıyorum. Yanımda olmanı diliyor ve boş ellerle gökyüzünü kucaklıyorum.
Hayatın garip bir akışı var. “Acı” duygusu sonsuza dek sürmüyor. Sakinleşiyor insan. Fakat özlem hiç bitmiyor. Yine soluğum kesiliyor düşündükçe. İçimde toz duman her yer ve özlüyorum. Annem ve kardeşim de seni çok özlüyor. Özellikle de Pazar kahvaltılarımız artık buruk. Eski tadı yok. En çok da sana iğne yapan şu hemşirelere kızıyorum. Acıttılar mı canını? Oldum olası korkardım iğne olmaktan. Ya sen? Sen de korktun mu baba? Sen de özlüyor musun bizi?


Ölümün bir son, bir bitiş olmadığının farkındayım. Küçük bir kızçocuğuyken iki yaşında kaybettiğim babaannem için “ O yıldız oldu.” demiştin. Onu özlersen gökyüzündeki en parlak yıldızı bul ve ona sevgi gönder demiştin. Gökyüzünde ne çok yıldız var baba. Öyleki sayamıyorum. En parlağı ama en parlağı sensin. Bunu görebiliyorum. Ruhumdan ruhuna selam olsun.


Sevgi Ve Işıkla...

Bilge YURT

SEVGİLİYE VE HAYATA


Henüz çok az bir zaman olmasına rağmen sana karşı beslediğim bu yoğun duygusallık nasıl bir haldir anlamıyorum. Herşeyi fazlasıyla düşünen ve irdeleyen biriyim. Kendimi bir türlü akışa bırakamıyorum. Akışa bırakmakta çok zorlanıyorum. Bu konuda mutlaka korkularımın rolü çok büyük. Korkuların ve endişelerin hepsi aslında birer illüzyon. Hiçbiri gerçek değil. Gerçek olmayan şeylere aldanma iznini kendime vermek neden?



Ben, ben olmayı seviyorum . Birbirimizi yansıtıyoruz. Birbirimizde gördüklerimiz hoşumuza gitse de gitmese de birbirimize baktıkça gördüğümüz kendimiziz.Ben nasılsam, sen de biraz öyle değil misin?



Hayatta yaşanan hiçbirşey tesadüf değil. Tesadüf diye birşey yok.Büyük resmin içinde ufacık bir kum tanesi bile öyle anlamlıki... Earnest Hemingway’in “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” kitabının arka kapağında yazdığı gibi “ İnsan bir ada değildir, bir bütün de değildir tek başına ana karanın bir parçası, okyanusun bir damlasıdır. Bir kum tanesini bile alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki bir burunmuş, senin ya da dostunun bir yurduymuş gibi. Her insanın ölümüyle eksilirim ben. Çünkü bir parçasıyım insanlığın. Bu yüzden sorma çanların kimin için çaldığını, çanlar senin için çalıyor.”



Neden beraber olduğumuzu çok sorguladım. Tek bir cevap geldi özümden. O da sevgiydi. Başka bir açıklama yok. Hayatımı, hayatlarımızı kalıplar içine oturtmaktan hoşlanmıyorum. Oyunun biraz içinde, biraz dışındayım adeta. Ne tam olarak içinde, ne de tam olarak dışında. Garip bir sarmal işte. Belki de kendimi ifade etme şeklim bu. Anlamak zor.



Anlamaya çalışmak yoruyor. Akışta olmak ve hayatın içinde öylece akmak istiyorum. Sen de bunu yapabilirsen, yani yaşamın içinde sevgiyle akabilirsen, birlikte öyle zenginleşirki yaşamımız. Kendi içimize doğru, derinlerimize doğru büyütürüz kendimizi. Paylaşımlarımız da giderek daha çok anlam kazanır, sonsuz olur. Ben aşkın her türlüsünü çok severim, ne çok inanırım aşka bir bilsen.



Ayrı ayrı bireyler olarak öyle çok yaşanmışlıklarımız varki... Seninle birarada ve sevgiliysek, mutlaka bir anlamı vardır. Hepimiz biriz aslında. Hiçbirşey anlamsız değil. Yaşam içinde herşeyin mutlaka bir anlamı var. Mutlaka birşeyler öğreneceğiz bu ilişkiden. Yapmamız gereken, güzel duygular ve güzel düşünceler ekmek. Ne ekersek onu biçeriz. Ben hep mutluluk ve sevgi biçmek, aşk biçmek istiyorum. Seçimlerimizi yaşıyoruz yaşamın içinde akıp giderken. Herşey ilk ve son nefesimiz arasında akıp gidiyor.



Şu ana kadar öyle çok şeye göğüs gerdimki, tükendim, ama güç buldum yeniden. Yeniden enerji ve mutluluk doldu içim. Bu, çok keyifli.
Mutluluğu yaratmayı bilmek mutlu ediyor beni. Huzursuzluğu yaratmak iyi bir seçim değil. Niyetlerimiz, hayatımızı nasıl yaşamak istediğimizi belirliyor. Niyetlerine iyi bsk. Yarattıklarını ve yaratacaklarını orada göreceksin. Çok farklı açılımlar ve çok büyük değişimler yaşanıyor. Herşeyi sevgiyle karşılamak ve affedici olmak önemli. Özgürleşmek affetmekten geçiyor.
Sarı rengi çok seviyorum. Saçlarım da sarı. Sarı renk, kadim bilgiler içinde ilişkileri temsil ediyor. Sarı rengi bu kadar seviyor olmam ilişkimizi en güzel ve anlamlı biçimde ifade etmeme yardım ediyordur belki de.



İkimiz de özgür ruhlarız. Sanırım bu yüzden birbirimizde rahat ediyoruz ve birbirimizi çok seviyoruz. Birbirimizi anlıyor olmak ve taa derinlerimize dokunuyor olmak öyle heyecan verici ve öyle keyifliki...



Seviyoruz birbirimize dokunmayı, nefesimizi hissetmeyi. Bu beni defalarca varlığına ve varlığımıza şükretmeye yöneltiyor. Varlığına ve varlığımıza şükürler olsun.
İyiki varsın sevgilim. Bu kalemi elime aldığımda duygularımı nasıl ifade edebileceğimi bilemedim. Oysa şimdi sayfalar yetmeyecek gibi geliyor. Varlığın hayatıma öylesine anlam katıyorki, mutluyum seninle. Mutluluk göreceli belki, fakat sen hissediyorsun zaten seninle mutlu olduğumu. Seninle mutluluk denen o muhteşem “olma halini” deneyimlemenin gücüne yürekten inanıyorum. Nefesin, tadın, kokun öyle canki canıma, varlığıma seni varettiği için şükrediyorum.
Aşksın sen, cansın sen, fikrime huzursun sen.




Sorgu sual etmek insanın doğasından geliyor. Hayatta sürekli onaylanmak ve kabul görmek beklentisi içindeyiz.Kendimize, özümüze güvenmek yerine gücü başkalarına ve başka şeylere vererek güveni öylece inşa etmeye çalışıyoruz. Kendimize güvenmek ve inanmak risk almak gibi geliyor bize. Hata yaparak yargılanmaktan korkuyoruz. Oysa bir farkına varabilsek mutluluğun içimizde ve seçimlerimizde saklı olduğunun, seveceğiz kendimizi ve tane tane soluduğumuz bu muhteşem yaşamı.



Her an bir seçim yapıyoruz bilinçli ya da bilinçsiz. Yaşamın gereği bu. Varolmak için nefes almak bile bir seçim. Ben seninle hayatımda koşulsuz sevgi ve aşka izin verdim. Daha güzel ne olabilir? Aşktan daha güzel ne olabilir? Mantık aramadığımız tek şey aşk . Çok yoğun ve bizi içine alan bir olma hali. Seninle her mevsimi yaşamak istiyorum. Her mevsim güzel olur seninle. Her mevsimi yaşamak keyifli olur seninle.Çok keyifli... Güneşlenmek, yağmurda yürümek, kartopu oynamak ve çimenlere uzanmak. Yaşamdan haz almama neden oluyorsun. Sonu ne olursa olsun, yaşamam gereken ne varsa göze alıyorum.



Öyle güzel, öyle çok seviyorsunki beni, bana akıttığın sevginin her damlası çok lezzetli. Senden vazgeçmek istemiyorum. Hem neden vazgeçeyim?
Ruhların yaşı yok, bunu biliyorum. Aşk bağıyla bağlıyız biz birbirimize. Varlığın çok şey öğretiyor bana. Gelişip, değişiyorum. Hayatımda anlamlı değişimlere neden oluyorsun. Gerçekle gerçek olmayan sanki içiçe. Hissettiklerimin peşinden gidiyorum. Hissettiklerim taşıyor beni geleceğe. Ben, zihnimde zaman boyutunu kaldırdım. Tüm zamanlar seninle ve sana olan aşkımla var. Bana güç ve güven veriyorsun. Bunu nasıl yapıyorsun bilmiyorum, fakat başarıyorsun. Yaşasın!
Bazen Dante’nin düşünen adamı gibi oluyorum. Herşeyi çok düşünüyorum, fakat düşünmek, olacağın olmasını engellemiyor. Herşekilde olacak oluyor. Kalp gözüm yetiyor yönümü bulmaya. Kalp gözümün ışığı en doğru, en güvenilir kılavuz edasıyla, sevgiyle yolumu aydınlatıyor.
Sen hayatımda olamazdın, yüreğim bana ışık olmasaydı. Hiçbir karşılaşma anlamsız ve tesadüf değil. Herşeyin bir anlamı var hayatımızda. Bu anlamın farkına varmak kalp gözüyle görmekten geçiyor.



Dumanlı düşüncelerimin, sessiz cümlelerimin ardına gizlenmiş bir aşk doğuyor.
Bir süre önce yeni enerjilere açmıştım kendimi. Bu doğan büyük ve tutkulu aşkın tetikçisinin sen olacağını nereden bilebilirdim. Didik didik anlamaya çalışmıyorum. Sadece hissetmeye bırakıyorum kendimi. Hissettiğimiz herşeyi tanımlamak ve onay almak zorunda mıyız? Yaşanan herneyse içime, özüme sormam ve kendimle başbaşa kalmam yeterli. İçime döndürüyorsun beni. Kendimle yüzleşmenin hazzına varıyorum adeta. Böylece gücümün ve kendimin farkına varıyorum.



Bu hayatta yapılan en değerli yolculuk insanın kendine yaptığı keşif yolculuğu. Yolculuğumun tadını çıkarmama katkıda bulunduğun için sana ve varlığına teşekkür ederim. İçim, dışım ben oldu. Tam olmak ve bütün olmak duygusunu deneyimliyorum.



Aklımdasın, fikrimdesin, heryerdesin sen. En derinlerime sakladım seni. İçimdesin ve orada kalmanı istiyorum. Sen sevdin zaten yerini. Ben de seni sevdim. Ne geçiyorsa kalbinden, paylaş benimle. Paylaştıkça çoğalır, güzel olan herşey. Kendinde olanı kendine saklamanın ne anlamı olabilir?



Sevmek, kabul etmek ve yaşananların içinden akarak geçmek değil mi? Koşulsuz sevgi, kabulden geçiyor. Kabul etmek de affetmek kadar özgürleştiriyor. Koşulsuz bir kabul için egoyu törpülemek gerekli. Ancak o zaman ruhlarımız özgür oluyor.



Tutunduğun neler var hayatında? Neleri mihenk taşı yaptın? Bunları iyice gözden geçir. Seni sen yapan ne varsa farkına var ve arın endişelerinden. Yoksa kırılır tutunduğun dallar, parçalanır üstüne bastığın taşlar.



Özünle bağlantıya geçmek ve onun sesini duymak istiyorsan seveceksin. İçinde sevgi dolu tanecikler olacak. Başka türlü sonsuz olamaz , özünle buluşamazsın. İçsesin hiçbir konuda yanıltmaz seni. Hayatta en değerli varlığın sensin. Senle başlar, senle biter sana dair herşey.
Değerli ve yeterlisin, hem de her halinle. Kendini sakın kimseyle kıyaslama. Mutlu olmak istiyorsan, dualite dünyasının oyununa gelme. Enerjini, neye ve kime verirsen onu büyütürsün. Bu evrenin en önemli yasalarından biri. Tüm enerjini sevgine ver, büyüsün ve sarmalasın seni fersah fersah. Öyle güven ve huzur veren bir duygu kaplarki içini tarifi yok. Tanımlar ve kelimeler yetersiz kalır o an.



Yaşamına ve bana yüklediğin anlamları duy, gör, hisset. Tanımladığın kendinsin, bunun farkına varacaksın. Gördüklerinden mutluysan yarattıklarından ötürü, yaratıcılığına şükret. Özün, çok boyutlu bir platformda muhteşem bir biçimde tezahür ediyordur. Özüne şükret.
“Özüm nerede?” diyorsan aynanın karşısına geç ve gözbebeklerine iyi bak lütfen. Siyah, derin bir boşluk göreceksin. Öyle derin öyle derinki kaybolursun içinde. Özünle birleştiğin yer orası. Tüm yaratımlarını izleyebilirsin o boşluktan. Hayrına ise “Ol” dersin ve olur.
Kendine ve özüne sonsuz güven çok önemlidir. Bir an bile şüphe etmeden huzurla güvenmek gerekir. “Ol” kelimesi böylece kesinlik ve anlam kazanır.



Daima ne hissettiğime odaklanıyorum. Neler hissetiğimin farkına varmak, neler düşündüğümün de farkına varmamı sağlıyor. Ruh, beden ve zihin üçlemesi arasındaki bağlantıyı sağlıklı bir biçimde oluşturmama yardım ediyor.



Senden çok şey öğreniyorum. Öyle lezzetli duygular tetikliyorsunki bende, tarifi zor. Herşeyin hayatta bir değeri, bir anlamı var. Senin hayatıma kattığın anlamların peşinden gitmek hoşuma gidiyor. Nereye varacağını bilmediğim yolculukları seviyorum çoğu zaman. Aslında belirsizlikten hoşlanmıyorum. Hiç hoşlanmadım bugüne kadar. Belirsizlik, iç güvenimi sarsan bir durumdur. Belirsizliğin içinde adrenalin ve heyecan gibi sevdiğim duygular da var. Ben de belirsizim belirsizliklere karşı.Elle tutup, gözle görebildiğim, hissedebildiğim şeyleri seviyorum, fakat kuvvetli bir biçimde soyut olan şeylere doğru da çekiliyorum.



Yaşamın içinde en sıkı iki deneyim bilirim ben. Biri ölüm acısı, diğeri “Aşk”. Neler gelip geçiyor insanın içinden bir bilsen. Neler oluyor neler...
Aşkın tüm tanımlarını biraraya getirsen yine de anlayamazsın neler hissettiğimi ve bana neler hissettirdiğini. Hücrelerimin herbiri huşu içinde ibadet ediyor adeta. Seni tanıdığım ilk andan itibaren birbirimizi yıllardır tanıyormuşuz gibi hissetmek benim sıkça karşılaştığım bir durum değil. Bana nasıl böyle hissettirebiliyorsun bir anlasam. Seni öyle iyi tanıyor ve öyle derinden hissediyorumki, değil yıllardır, yüzyıllardır deneyimliyor ve biliyorum seni sanki.
Eğer sana hissettiklerimin bir rengi olsaydı, bu renk kırmızıya çalan bir pembe olurdu. Çünkü tutkuyla karışık bir aşk bu. İçimde bir sürü duygu var parça parça. Tek tek yakalamaya çalışıyorum, fakat olmuyor. Parça bütünün bilgisini taşır. Bütünü algılamak aslolan. Hayatım hem parça parça, hem de kocaman bir bütün adeta. Parçalar bütün olmuyor sensiz, ya da sensiz kayboluyorum bütünün içinde...



Yaşam alanım, savaş alanı gibiydi. Bir an durdum ve içime döndüm. Sessizce içimi dinliyorum. Özümden gelen mesajları almaya, kendimi anlamaya çalışıyorum. Anlıyorum da.... İçimde bir sürü “ben” var. Parça parça içim. Hepsi tek tek de beraber de olsalar, çok derin anlamlar ifade ediyor. Parçalarımın herbirinin en küçük zerresinde aşk var.



Aşk doluyum, aşkı seviyorum. Aşkı sevmesem bu kadar içime işler miydi? Hem aşkı kim sevmez? Aşk olmasa nasıl dayanabilirdik derinlere gömdüğümüz acılara? Nasıl tutunurduk hayata? Aşk olmasa nasıl yaratılırdı bunca şey? Nasıl varolurdu dağ, taş, dünya, insan? Tüm bunların farkına varıyorum.



Sen ve ben aşkın ifadesinden başka neyiz? Aşk olmasa biz nasıl olurduk? Yaşanan herşeyin bir anlamı, bir anafikri var. Farkına varmak gerekli. Farkına vardıkça bu yol bitmiyor elbette, fakat daha keyifli bir hal alıyor. Hayatta ne oluyorsa ,ne yaşanıyorsa hayrımıza...
Sevdiklerimizi kaybetmek acı veriyor. Asıl istediğimiz,içimizde bir yerde bizi besleyen birbirine sahip olma duygusunu kaybetmemek belki de. Bilmiyoruz aslında döktüğümüz gözyaşları kaybettiklerimiz değil, kendimiz için. Kendimize üzülüyoruz aslında onlarsız ne yaparız diye. Kendimiziz ağladığımız.



Bağımlılık ve bağlılık arasında çok önemli bir fark var. Bağımlılık ihtiyaçtan, bağlılık ise sevgiden kaynaklanır. Ben, senin bana bağımlı değil, bağlı olmanı istiyorum. Sevmek bağlılıktır, bağımlılık değil.Destekleyici ol. Gücümüzü esaretten değil, özgürlükten alalım.



Genellemeler ve kalıplarla çevrili bir dünyanın aşkı arayan, içindeki aşkı bulmaya çalışan çocukları gibiyiz. Genellemeleri oluşturan, kalıpları yaratan, ruhunun etrafını dikenli tellerle çeviren biz değil miyiz? Kime ait bu genelleme ve kalıplar? Korkularımın farkına varıyorum. Öylesine korku kültürünün içine dalmış gitmişizki kendimizi yukarıya çekip soluk alabilmek için aşka tutunuyoruz. Tutunabileceğimiz en sağlam, en kuvvetli duygu aşk olduğu için belki de. Tutunabilecek bir aşkımız varsa içimizde, şanslıyız demektir. Aşk hep birine ve ya birşeye karşı olmak zorunda değil, ilahi aşkı deneyimliyor da olabilir insan.



Aşkın içinde hangi duygular var sence? Ben sende en çok sahiplenilme ve beğenilme duygusunu deneyimliyorum. Bu, çok hoşuma gidiyor. Mutlu oluyorum. Paylaşım, deneyimlediğim bambaşka bir hali aşkımızın. Aşkımıza sahip çıkışına bayılıyorum. Onu, yavru bir kedicik gibi kucağına alıp okşarcasına seviyor ve sahipleniyorsun. Ne hoş!



Aşkın en güzel tarafı ikimizi de şifalandırıyor olması. Gölge taraflarımla yüzleşiyorum. Kaybetme korkum, yalnızlık korkum ve daha birçok korkumla yüzleşiyor, kabulle korkularımın içinden geçiyorum. Huzura ulaşıyorum. Hayatla yüzleşiyor, daha farklı tutunuyorum yaşama. Bu, bana iyi geliyor.



Aşkın değişik bir kokusu var. Senle karışık ben kokuyor. Ya da benle karışık sen. Sen içsesimi duymama yardım ediyorsun. Kendimi, daha şiddetli ve derinden duyuyorum.
Boşluklarımı tamamlar gibisin. Varlığına şükrediyorum. Yıllarca içime ta derinlere gömdüğüm acılarım senin omuzunda damlıyor gözlerimden. Öylece akıp gidiyor. Ne derin acıları söküp çıkarıyorsun içimden bir bilsen.



Aşkın matematiği ve formülü asla yok. Her varlıkla baştan yazılıyor aşkın yasaları. Sonsuz cesareti seninle deneyimliyorum. Sınırlamaların farkına varıp onları birer birer eritiyorum. Kendime hesabını sorduğum bu aşkın bir nedeni var elbet. Sen boşuna çıkmadın benim karşıma.
Söylesene aşktan başka neye ihtiyacımız var bu hayatta. Herşey aşkla yaratılmıyor mu? Tüm dünya içimizin dışa yansıması değil mi? En çok da kurduğumuz hayalleri seviyorum. Hem gerçek, hem hayal. İçinde kaybolup gidiyorum. İçimde dengeye gelmeye çalışıyorum.Dengede olmak, hafiflemek ve yüklerimden arınmak demek.



Eğer yolculuk varsa, yol da vardır, yolcu da. Her yolcu farklı, yolu da farklı. Çünkü algılarımız farklı. İstenen son aynı. Hepimiz aydınlığa çıkmak istiyoruz. Duygu, düşünce ve eylemlerle yol alıyoruz. Vardığımız yer bizi mutlu etmiyorsa, şunun farkına varmak gerek; Sadece duygu, düşünce ve eylemler farklılaşırsa yolculuk ve varılan yer değişiyor.



Herşey benden ibaret, bunu biliyorum.Kaybolan beni bulmaya çalışırken uğrak yerim oldun. Yakalıyorum kendi içimde benden parçaları. Aşkla akmak kolaylaştırıyor yolculuğumu. İçimdeki aşka dokunuyorum seninle ve heryer pembeye boyanıyor o zaman. Pembe, mucizelerin rengi gibi geliyor bana. Bir mucizeci olsaydım, rengim pembe olurdu. Zaten mucizelerin içinde de aşk ve sevgi yok mu?



Mucizeler bana çizgi filmleri anımsatıyor. Hani bazı çizgi film kahramanları vardır. Olmayanları oldurturlar. Mucize dendiğinde o sahneleri hatırlarım. Mucizelere meraklıyım. Bir masal kahramanı olmak istemem de bundan olsa gerek.



Çileden çıkıyorum zaman zaman. Can acıtan sivri uçlu dikenlere rastlıyorum aşkın içinde.Aşkı sorgulayasım geliyor.
Ben ve sen, öyle farklı, bir o kadar da öyle aynıyızki... Aşkın içimizdeki yolculuğuna eşlik ediyor varlığımız.
Hergün dünden farklı oluyor. Bazen dünde kalasım var. Tutunuyor ve bırakmak istemiyorum. Aynı şey, bugün düne dönüştüğünde de oluyor. Herşeyin sonunda anda yaşamanın ve anda kalmanın idrakine varıyorum. Herşey şimdide olup bitiyor. Geçmiş, depolanmış şimdi, gelecek ise planlanan şimdiden başka birşey değil.



Ben aşkı, kendim olmanın bir ifadesi olarak algılıyorum. Ben olmak sevilesi ve güvenli. Bunu deneyimlemek için seninleyim. Seninle olmak, bana gücümü elime almayı ve kendim olabilme cesaretini öğretiyor. Şimdiye dek hep içimde hata yapma korkusu olurdu. Belki hala var ama en azından farkındayım ve sevgiye dönüştürmeye niyet ediyorum.



Zaten aşk da dönüşme ve dönüştürme hali değil mi? Her geçen gün değişiyorum ve daha farklı bir olma halime dönüşüyorum. Zorlandığım zamanlar oluyor pek tabii. Yenik de düşüyorum, fakat “olması gereken buymuş” diyerek rahatlatıyorum kendimi. En azından hafif bir rahatlama hissiyle avunuyorum. İçimdeki benle mücadele edercesine tartışıyorum seninle. Mideme sancılar giriyor, kıskıvrak yakalanıveriyorum içimdeki çaresizliğe. Tüm çarelerin içimdeki aşkta olduğuna inanırsam yine düzlüğe çıkıyorum. Alacalı haller içine sokuyorsun beni zaman zaman. Çıkamıyorum işin içinden. Ne hissedeceğimi, ne diyeceğimi bilemiyorum. Canım çok acıyor, senin de canını çok acıtıyorum istemeden.



Bugün, birçok dünyasal engelle yüzleştik. İçsel mesafeler koyduk aramıza ve ben kendimi çok yalnız hissettim. Yalnızlık korkum meğer ne büyükmüş. Kendime tam ve bütün olduğumu hatırlattığın için sana sonsuz teşekkürler. Sen neler hissediyorsun ben sana uzakken? Rahat mı ruhun? İçin rahat mı?



Tatlı bir aşk masalının muhteşem iki yaratıcısından başka neyiz? Masalı mutlu sonla nihayetlendirmek seçeneğini özgürlüğünü kaybetmekle eşleştiren bir ortak zihinle sen oradasın, ben burada. Bu yüzden bu hikaye yarım kaldı. Bana düşen kısmını tamamlamaya cesaretim yok. Bu masal bize dair yazıldığıyla kalacak. Belki masal bir süre sonra çatallanacak ve ayrı ayrı yazılıp birbirinden bağımsız sonlanacak. Bildiğim tek birşey varki tüm anlamların anlamını yitirdiği dünyamda tek ifade bulan, kalbimden kalbine kurduğum bu köprü üzerinde paylaşılanlar olacak.



Yaşamın ve aşkın tüm anlamlarına sahip çıkman dileğiyle.

23 Eylül 2009 Çarşamba

BANA NE KADAR YAKINSIN?


Herşey zihinde olup bitiyor. “ Ben mantığımın sesini dinlerim” ya da “Ben kalbimin sesini dinlerim.” sözleri dökülüvermiştir zaman zaman dilimden. Peki mantığın ve kalbin sesi nereden geliyor? Zihinden gelmiyor mu aslında? Özden gelmiyor mu?


Beynin algılama, anlama ve yorumlama şekilleri var. Algıladığımız herneyse, onu zihnimizin içindeki hangi sanal çekmeceye koyuyorsak ve bu sanal çekmece sinir uçlarına hangi mesajı gönderiyorsa duygulanım da bu bağlamda şekilleniveriyor.


Ben seni zihnimin hangi çekmecesine onca deneyimi üzerine ekleyerek yerleştirdim bir anlayabilsem. Bu yakınlık ve uzaklık hissi nasıl oluşuyor içimde? Bazen çok seviyorum, bazen kızıyorum, bazen özlüyorum. Karmakarışık bir sürü şey oluyor iç içe. Elma yerken olan birşey değil bu mesela.


“Zorlukların içindeki dersi anlamaya çalışırsan, tanrının senin için hazırladığı bir hediye ile karşılaşırsın sonunda.” Yaşam öylesine bir yolculukki akışta olmak, öylece akmak gerekiyor. Değişim kabulle başlıyor, kabulden geçiyor ve yine kabulle son buluyor. Mücadele ettiğimiz, savaştığımız her ne varsa giderek büyüyor.


Bir anda engeller ve blokajlarla çepeçevre sarılıyor dört bir yanımız ve sarsılıveriyoruz. Sanki eksikmişçesine tamamlanmaya çalışıyor, dışarıdan topladığımız herşeyi içimize doldurmaya başlıyoruz. Sıradan ve anlamsız bir duygu hali alıp götürüyor bizi. Aslında önemli bir mesaj var tüm yaşananlarda. Kendini anlamak , bilmek ve kendin olmak. Aslolan tek ilişki kendimizle olansa eğer, kendini her halinle sevgiyle kabul etmek ve sevgiyle hayatın içinde akmak gerekiyor.


Kendini tanımlamak için dışarıdan tanımlara ihtiyacımız yok. Özümüz zaten biliyor bilmemiz gerekeni. Dışarıda şaşkınlıkla, hayranlıkla ya da kızgınlıkla izlediğimiz herşey içimizin aynaya yansımaları. O zaman, doyumlu bir yaşamın sırrı çok açık. Kendi içine dönmek, yüzleşmek ve sevgiyle kabul göstermek ve yola devam etmek.


Şimdi daha iyi anlıyorum senin ben, benim de sen olduğumu. Herkesin ben, benim de herkes olduğumu. Beni bana gösterdiğini şimdi çok daha iyi anlıyorum ve varlığına şükrediyorum. Yola devam ederken bana eşlik ettiğin ve her şekilde varolduğun için sonsuz teşekkürler.
Bana ne kadar yakınsın? Cevabı öyle içinde saklı bir soruki...
Ben bana ne kadar yakınsam sen de bana o kadar yakınsın, çünkü sen bensin. Aynadaki yüzümün karşılığısın sen.


“ -Sen varsan herşey var, sen yoksan hiçbirşey yok. Herşey senle başlar, senle biter.” demişti bir dostum. Peki öyleyse nasıl sen benden daha büyük olabilirsin ve beni dönüştürüp şifalandırabilirsin. Dönüşüp, şifalanıyorum ve bir daha hiç eskisi gibi ve aynı olmuyorum. Bunu içim biliyor. Kendi içinde sen de biliyorsun . Acı çektiğimi ve tükendiğimi düşündüğüm her an aslında yenileniyor ve şifalanıyorum. Bunu şimdi şimdi anlıyorum.


Seni yaşamdan ve hayatındaki herkesten çaldığımı düşündüğümde aslında farkına vardığım tek şey kimsenin kimseye ait olamayacağıydı. Aidiyet diye birşey yok. Bunu biz yaratıyoruz. Sadece deneyimlemek var. Seni, yani beni deneyimlemek.


Seninle devam eden yolculuğun bana öğrettiği en sancılı şey “bırakmak” üzerineydi. Saklamaya çalışarak tuttuğum , depoladığım herşeyin aslında beni bıraktığını; benden de kopararak koptuğunu deneyimlemek sarsıcı ve bir o kadar da öğretici bir süreç. Karşılaştığım manzara bana dair tüm bağımlılıklarımın , korkularımın ve alışkanlıklarımın büyük, kabartmalı bir resmi adeta.


Bana ne kadar yakınsın? Cevabı öyle içinde saklı bir soruki...
Madem herşeyi ben yaratıyorum, olasılıklar denizinden sonsuz seçimler yapıyorum, o zaman inançlarıma ne denli hizmet ediyor bu deneyimler? Nasıl bir yaşam misyonunun parçası olabilir bu aşk ya da her neyse? Sadece farkına varıyorum. Farkına vardıkça bir hafifleme duygusuyla ileriye doğru yüzmeye başlıyorum.Tam olarak hissettiğim bu. İleriye doğru yüzme duygusu. Bırakmayı sevmediğimi de çok iyi biliyorum aslında. Dersimi alamadan bırakırsam, daha sert bir deneyim geliyor beni bırakmaya zorlayan. Öyle ya da böyle bırakıyorum. Peki neden bunca şeyin kilidi sende? Kalıp kalıp, öbek öbek tortunun içimde biriktiği garip bir deneyim. Dışarı atılması gereken bir safra aslında, ama ben bırakmak istemiyorum. Öyle ya da böyle sonunda bırakıyorum. Sonra kozamdan kelebek olup tekrar çıkıyorum. Rengarenk ve hevesli bir kelebek olduğumu görmek öyle güzelki. Öyle şirinim öyle şirinimki ben beni sevmeyi öğreniyorum sanırım. Evet evet , yaşam yolculuğum beni kendimi sevmeye itiyor. Titreye titreye, hıçkıra hıçkıra kendimi seviyorum. Bunun için bırakmam gerektiğini nereden bilebilirdim ki. Her bırakış özgürlüğün içinden geçmek demekmiş. Zor olan korkuların içinden geçmek...


Korku, yaratılan illüzyonların en tehlikelisi. Ayağına taş bağlanan ve suya atılan bir kurban yaratır korkular. Korktukça büyüyen ve çoğalan, ardından içine çeken ve boğan birşey korku. Peki ya bu duyguyu içime salan sen? Ya sen korkmuyor musun? Aslında ben seni içinden geçebilmek için, tüm korkularımın içinden geçebilmek için yarattım. Kaybetmekten korktum, değersizlikten korktum, sevilmemekten korktum, yalnızlıktan korktum. Ne de çok korkmuşum. Oysa sen varlığınla “Hadi bakalım geç içinden tüm korkularının, bunu yapabilirsin” dedin. Bense saklandım önce, geçemedim bir türlü içinden. Geçmemek için sana daha çok tutundum. Çünkü içinden geçmek, korkunun içine düşmek ve sonsuz acı demekti sanki. İllüzyonlarımın can bulmasıydı sanki. Korktum işte. Sonra sen yine varlığınla öyle büyüttünki korkularımı, yüzleşmek ve ayağımdaki taşları çözmekten başka çarem kalmadı.


Tüm çareler, tüm şifalar yine kabulle başlıyor. Kabulle yayılıyor hücrelerine insanın. Zor oldu, fakat avaz avaz bağırdım önce korktuğumu. “Korkuyoruuuuuuuuum !” Kan gövdeyi götürmeden yapmalıydım bunu kendime... Avazım çıktığı kadar bağırmaya devam ettim taki sesim soluğum kesilene dek. “ Korkuyorum!” Artık kendime yüzleşmek ve içimi didik didik etmek için izin vermeliydim ve verdim. Kendi kendime son duamı ettikten sonra herbir korkumun içine doğru soluksuz bir dalışa geçtim. Tam bitti derken daha çok korktuğumu farkettiğim de oldu. Fakat yol aldıkça ayağımdaki taşlar iplerinden ayrılmaya ve kendiliğinden düşmeye başladı, iyileşen yaranın sıyrılan kabuğu gibi.Şimdi bir düzlükteyim. Ben yine benim ama aynı ben değilim. Meğer sen ne çok benmişsin bende...
Bana ne kadar yakınsın? Cevabı öyle içinde saklı bir soruki...


Şimdi sonsuz seçimlerimi daha iyi görebiliyorum. Bir düzlükteyim. Ne yerde ne gökte gibi. Sadece bir olma hali. Ben varoluşumun yalın halini seçiyorum. Yaşam bir akış. Bir olma hali. Sen sadece bu oluş halimin içinde, aynada bir yansımamsın. Göster bakalım bana daha ne göreceksem, neyin içinden geçeceksem. Biliyorum ki sonrası yine bir olma hali. Olabildiğinin en iyisi olabilme hali.


Çıkış noktamı sen kabul ederek kendime varmak istemek neden? Bir bilsem. İçim biliyor.
Halka halka sevginin içinden geçerek koşulsuzca vardığım yer ben, ben ise sensin.
Bana ne kadar yakınsın? Cevabı öyle içinde saklı bir soruki...

BİLGE YURT - 2009